Vintage

Something Different for Joomla

Haliliye mesleği ve Risale-i Nur Yazdır E-posta
Tarih: 28-03-2008

Image
 
Image  
 

Bir önceki yazımızda Hz. İbrahim’in (as) şefkat ve tefekkür meşrebine değinmiş, Bediüzzaman Hazretlerinin “Risale-i Nur'un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim'in (as) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk ettiği”1 doğrultusundaki ifadelerinin açılımı üzerinde durmuştuk.

Şimdi de, Hz. İbrahim’in (as) "halîlullah" (Allah’ın dostu) vasfına sahip oluşu ile bunun Risale-i Nur mesleği üzerindeki yansımalarını inceleyeceğiz.

Öncelikle Hz. İbrahim'e "halîlullah" denilmesinin hikmeti üzerinde duralım. Bir rivayette, onun (as), Azrail ile karşılaştığı zaman Rabbinin kendisini niçin ‘halil’ edindiğini sorduğu nakledilir. Azrail (as) ise “Sen insanlara ihsan edersin, fakat karşılığında onlardan hiçbir şey talep etmezsin” diye cevap verir.2 Demek ki Hz. İbrahim’i ‘Allah'ın halîli’ makamına çıkaran, maddî-manevî ihsanda bulunduğu insanlardan hiçbir karşılık beklememesidir.

Hz. İbrahim’in bu özelliği, aslında diğer peygamberlerde de görülür. Zira hiçbir peygamber, tebliğ karşılığında kavminden herhangi bir talepte bulunmamış, ecir ve mükâfatı ancak Allah'tan beklemiştir. Onların bu halktan istiğna halleri, aynı zamanda dâvâlarındaki en büyük delilleri de olmuştur. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de--meselâ Hz. Nuh'un dilinde--“Hizmetime karşılık sizden bir ücret istemiş değilim. Benim mükâfatımı ancak Allah verir”3 şeklinde ifadesini bulur. Yine Yasin Sûresi’nde Habib-i Neccar olduğu rivayet edilen bir zât, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine gönderilen elçilerin hakkı tebliğlerine mukabil kavmine dönerek “Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen kimselere uyun”4 derken de, Allah elçilerinin bu önemli özelliğine dikkat çekmiştir.

Aslında Kur'ân'daki bu nebevî ifadeler, genel anlamda, hakkı tebliğ edenlerin hakkaniyetlerinin ve samimiyetlerinin ölçüsünü de ortaya koyar niteliktedir. Zîrâ karşılığında maddî ve manevî hiçbir ücret beklenilmeden yapılan ameller, ihlâs ve samimiyetlerini, dolayısıyla hakkaniyetlerini de içerisinde kendiliğinden barındıran amellerdir. Bir anlamda karşılıksız amel, bizatihî ihlâslı ameldir. Nitekim şefkatin aşktan daha keskin ve tesirli olması, Kur'ân’da aşktan üstün tutulması da, onun karşılıksız, yani ihlâslı bir sevgi oluşundandır. Bu nedenle aslında her peygamberin, sırf, ümmetlerine karşı hissettikleri bu şefkatlerinin dahi, hiçbir beklenti duygusuna kapılmadan hakkı tebliğ etmede yeterli olabileceğini söyleyebiliriz.

Genelde tüm peygamberlerde ve hususiyetle de Hz. İbrahim’in hayatında tezahür eden bu ‘halktan istiğna’ meşrebi, “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadis-i şerifinin sırrıyla âlimlere de tevarüs etmiştir. Âlimler de gerek tâlim ettikleri dersler, gerekse telif ettikleri eserlerle hakkı tebliğ etmeleri mukabilinde çevrelerindeki insanlardan maddî-manevî ne bir ücret talep etmişler, ne de böyle bir beklenti içerisine girmişlerdir. Bu meziyet aynı zamanda hakikî âlimleri, “ulemaü's-sû” denilen, dünyaya tamahkârlık eden, dünyevî bir menfaat ve hatır uğruna, hakikatin âlî hatrını kıran âlimlerden ayıran bir ölçüt olmuştur.

Evet, insanların maddî-manevî teveccühlerini beklemeyen gerçek âlimler, ‘halktan istiğna, Hakka iltica’ meşrebini ihtiyar etmişlerdir. Nitekim Hasan-ı Basrî de, “Basralılar niçin seni bu kadar seviyorlar?” diye kendisine sorduklarında, “Onlar benim ilmimden istifade ettikleri halde, onlardan hiçbir şey talep etmemem sebebiyledir” demiştir.

Bu mânâlarla birlikte düşünüldüğünde, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında önemli bir prensip olan "istiğna" düsturu da, daha bir anlam kazanmaktadır. Bediüzzaman, değil insanlardan maddî-manevî bir beklenti içerisinde olmak, en ufak bir teveccühü bile kaldıramıyor, hatta ömrünün son zamanlarında kendisiyle musafaha edilmesinin tokat yemiş gibi kendisini ruhen müteessir ettiğini söylüyordu.5 Ruhu, maddî bir hediye kaldırmadığı gibi, manevî hediyeler olarak hissettiği teveccüh, ilgi ve alâkalar da ona ağır geliyordu.

“Neşr-i hak için enbiyaya (peygamberlere) ittibâ etmekle mükellefiz”6 diyordu bir mektubunda. Şefkat ve tefekkür yönüyle yaşadığı İbrahimî meşrebi, bu yönüyle de tam anlamıyla idrak etmiş; tavizsiz bir şekilde sürdürdüğü istiğna meşrebiyle bunu hayatına yansıtmıştı. Öyle ki “Minnet altına girmektense, ölümü tercih ederim”7 demişti.

Bediüzzaman’ın bu hâli, sadece kendisine has bir meşrep olarak da kalmadı tabiî. O, “Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder”8 ifadeleriyle, bu hakikatin talebelerince yaşanan ve devam ettirilen bir meslek haline gelmesini de arzu etmişti.

Onun için, ihsanda bulunduğu insanlardan hiçbir karşılık beklemeyen Hz. İbrahim (as) gibi, Nur talebeleri de hiçbir karşılık ve ücret beklemeden, istiğna düsturunu rehber alarak, bu ‘haliliye mesleği’nde sülûk ettiler.

“Bu hılletin üssü'l-esası, samimî ihlâstır”9 sözünü rehber aldıkları sürece de bu yolda selâmetle ilerleyerek, Bediüzzaman’ın “İnşaallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır”10 sözünün tahakkukuna vesile olacaklardır.

Dipnotlar:

1- Şualar, s. 623; 2- Peygamberler Tarihi, Y.A.Yayınları, s. 249; 3- Yunus Sûresi: 72; 4- Yasin Sûresi: 21; 5- Emirdağ Lâhikası, 459; 6- Mektubat, s. 18; 7- A.g.e.; 8- Lem'alar, 21. Lem'a, s. 166; 9- A.g.e.; 10- Emirdağ Lâhikası, s. 407.

İsmail Tezer

  YAZARIN BÜTÜN YAZILARI İÇİN TIKLAYINIZ

   

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.5 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
 
< Önceki   Sonraki >
Joomla Templates by JoomlaShack