|
Bir önceki yazımızda Hz. İbrahim’in (as) şefkat ve tefekkür meşrebine
değinmiş, Bediüzzaman Hazretlerinin “Risale-i Nur'un mayası ve meşrebi tefekkür
ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim'in (as) hususî meşrebi olan tefekkür
ve şefkat noktasında tam tevafuk ettiği”1 doğrultusundaki ifadelerinin açılımı
üzerinde durmuştuk.
Şimdi de, Hz. İbrahim’in (as) "halîlullah" (Allah’ın dostu)
vasfına sahip oluşu ile bunun Risale-i Nur mesleği üzerindeki yansımalarını
inceleyeceğiz.
Öncelikle Hz. İbrahim'e "halîlullah" denilmesinin hikmeti
üzerinde duralım. Bir rivayette, onun (as), Azrail ile karşılaştığı zaman
Rabbinin kendisini niçin ‘halil’ edindiğini sorduğu nakledilir. Azrail (as) ise
“Sen insanlara ihsan edersin, fakat karşılığında onlardan hiçbir şey talep
etmezsin” diye cevap verir.2 Demek ki Hz. İbrahim’i ‘Allah'ın halîli’ makamına
çıkaran, maddî-manevî ihsanda bulunduğu insanlardan hiçbir karşılık
beklememesidir.
Hz. İbrahim’in bu özelliği, aslında diğer peygamberlerde de görülür.
Zira hiçbir peygamber, tebliğ karşılığında kavminden herhangi bir talepte
bulunmamış, ecir ve mükâfatı ancak Allah'tan beklemiştir. Onların bu halktan
istiğna halleri, aynı zamanda dâvâlarındaki en büyük delilleri de olmuştur. Bu
husus Kur’ân-ı Kerim’de--meselâ Hz. Nuh'un dilinde--“Hizmetime karşılık sizden
bir ücret istemiş değilim. Benim mükâfatımı ancak Allah verir”3 şeklinde
ifadesini bulur. Yine Yasin Sûresi’nde Habib-i Neccar olduğu rivayet edilen bir
zât, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine gönderilen elçilerin hakkı tebliğlerine
mukabil kavmine dönerek “Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen
kimselere uyun”4 derken de, Allah elçilerinin bu önemli özelliğine dikkat
çekmiştir.
Aslında Kur'ân'daki bu nebevî ifadeler, genel anlamda, hakkı tebliğ
edenlerin hakkaniyetlerinin ve samimiyetlerinin ölçüsünü de ortaya koyar
niteliktedir. Zîrâ karşılığında maddî ve manevî hiçbir ücret beklenilmeden
yapılan ameller, ihlâs ve samimiyetlerini, dolayısıyla hakkaniyetlerini de
içerisinde kendiliğinden barındıran amellerdir. Bir anlamda karşılıksız amel,
bizatihî ihlâslı ameldir. Nitekim şefkatin aşktan daha keskin ve tesirli
olması, Kur'ân’da aşktan üstün tutulması da, onun karşılıksız, yani ihlâslı bir
sevgi oluşundandır. Bu nedenle aslında her peygamberin, sırf, ümmetlerine karşı
hissettikleri bu şefkatlerinin dahi, hiçbir beklenti duygusuna kapılmadan hakkı
tebliğ etmede yeterli olabileceğini söyleyebiliriz.
Genelde tüm peygamberlerde ve hususiyetle de Hz. İbrahim’in hayatında
tezahür eden bu ‘halktan istiğna’ meşrebi, “Âlimler, peygamberlerin
varisleridir” hadis-i şerifinin sırrıyla âlimlere de tevarüs etmiştir. Âlimler
de gerek tâlim ettikleri dersler, gerekse telif ettikleri eserlerle hakkı
tebliğ etmeleri mukabilinde çevrelerindeki insanlardan maddî-manevî ne bir
ücret talep etmişler, ne de böyle bir beklenti içerisine girmişlerdir. Bu
meziyet aynı zamanda hakikî âlimleri, “ulemaü's-sû” denilen, dünyaya
tamahkârlık eden, dünyevî bir menfaat ve hatır uğruna, hakikatin âlî hatrını
kıran âlimlerden ayıran bir ölçüt olmuştur.
Evet, insanların maddî-manevî teveccühlerini beklemeyen gerçek âlimler,
‘halktan istiğna, Hakka iltica’ meşrebini ihtiyar etmişlerdir. Nitekim Hasan-ı
Basrî de, “Basralılar niçin seni bu kadar seviyorlar?” diye kendisine
sorduklarında, “Onlar benim ilmimden istifade ettikleri halde, onlardan hiçbir
şey talep etmemem sebebiyledir” demiştir.
Bu mânâlarla birlikte düşünüldüğünde, Bediüzzaman Hazretlerinin
hayatında önemli bir prensip olan "istiğna" düsturu da, daha bir
anlam kazanmaktadır. Bediüzzaman, değil insanlardan maddî-manevî bir beklenti
içerisinde olmak, en ufak bir teveccühü bile kaldıramıyor, hatta ömrünün son
zamanlarında kendisiyle musafaha edilmesinin tokat yemiş gibi kendisini ruhen
müteessir ettiğini söylüyordu.5 Ruhu, maddî bir hediye kaldırmadığı gibi,
manevî hediyeler olarak hissettiği teveccüh, ilgi ve alâkalar da ona ağır
geliyordu.
“Neşr-i hak için enbiyaya (peygamberlere) ittibâ etmekle mükellefiz”6
diyordu bir mektubunda. Şefkat ve tefekkür yönüyle yaşadığı İbrahimî meşrebi,
bu yönüyle de tam anlamıyla idrak etmiş; tavizsiz bir şekilde sürdürdüğü
istiğna meşrebiyle bunu hayatına yansıtmıştı. Öyle ki “Minnet altına
girmektense, ölümü tercih ederim”7 demişti.
Bediüzzaman’ın bu hâli, sadece kendisine has bir meşrep olarak da
kalmadı tabiî. O, “Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir.
Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş
ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder”8 ifadeleriyle, bu hakikatin
talebelerince yaşanan ve devam ettirilen bir meslek haline gelmesini de arzu
etmişti.
Onun için, ihsanda bulunduğu insanlardan hiçbir karşılık beklemeyen Hz.
İbrahim (as) gibi, Nur talebeleri de hiçbir karşılık ve ücret beklemeden,
istiğna düsturunu rehber alarak, bu ‘haliliye mesleği’nde sülûk ettiler.
“Bu hılletin üssü'l-esası, samimî ihlâstır”9 sözünü rehber aldıkları
sürece de bu yolda selâmetle ilerleyerek, Bediüzzaman’ın “İnşaallah hıllet-i
İbrahimiye parlayacaktır”10 sözünün tahakkukuna vesile olacaklardır.
Dipnotlar:
1- Şualar, s. 623; 2- Peygamberler Tarihi, Y.A.Yayınları, s. 249; 3-
Yunus Sûresi: 72; 4- Yasin Sûresi: 21; 5- Emirdağ Lâhikası, 459; 6- Mektubat,
s. 18; 7- A.g.e.; 8- Lem'alar, 21. Lem'a, s. 166; 9- A.g.e.; 10- Emirdağ
Lâhikası, s. 407.
İsmail Tezer
YAZARIN BÜTÜN YAZILARI İÇİN TIKLAYINIZ
|
|
|