Bir mankenin, kendisi vergi verdiğinden dolayı çobanlar için “Benim
oyum neden onlarla bir olsun ki!” ifadesinden sonra, özellikle medyada birçok
ezber yeni bozuluyormuş, bu anlayış ilk defa bu hanım tarafından dile getiriliyormuş
gibi bir hava oluşturuldu. Bu tabii ki doğru değil.
Yanılmıyorsam 1970’li yıllarda olacak; Türk gençliği muhatap kılınarak
ilim ve irfan sahiplerine bir takım kişiler tarafından “Türk gencinin ‘mutlaka’
okumasını istediğiniz 50 kitap ismini verir misiniz?” sorusu sorulmuş.
Bilmenin yetmediği bir asırda yaşıyoruz. Hz. Peygamberin (asm)
“Bilselerdi yapmazlardı” sözünün, asrımız insanları için de geçerli olduğunu
söylemek oldukça zor. Asr-ı hâzır insanlarına, ‘bildikleri halde yapıyorlar’
ifadesi daha çok yakışıyor sanki.
Üniversite yıllarımdı. Tarikat ehli bir arkadaşla kampusün bahçesindeki
çimenlere oturmuş sohbet ediyorduk. Amel-i salih ve takva sahibi bir kişiliği
vardı. İnsanlar içerisine fazla karışmaz, kendi halinde, biraz da içine
kapanıktı. Sohbetimizin konusu dönüp dolaşıp hizmet metodlarına gelmiş,
Risâle-i Nur ve tarikat noktasında odaklanmıştı. O, tarikatın faydalarından
evrad ve ezkârın öneminden bahsediyor, ben ise Risâle-i Nur’un iman
hakikatlerini öncelediğini ve sahabe mesleğini esas aldığını vurguluyordum. Ama
ne hikmetse ikimiz de kavramların içini tam olarak dolduramıyorduk.
Tolga yıllarca inkâr ehli bir babanın elinde büyümüş, babasından
dinsizlik üzerine masallar dinleyip durmuştu. Seneler sonra bir gün
Üniversitede sınıf arkadaşında aldığı bir kitapla hayatı değişmişti. Kitabın
adı “Gençlik Rehberi”ydi. O karamsar, çekingen, korkak olan çocuk, bir anda
ümitli,atak, cesur bir genç oluvermişti. Ne çok şey değişmişti iç dünyasında.
Kurumuş kalp toprağına nur yağmurları yağmıştı sanki. Tabii bu arada
Üniversiteyi bir Tekstil Mühendisi olarak bitirmişti.
Bazen aynı dili konuşmak anlaşmak için yetmez. Aynı dili konuşan biri,
diğerine iltifat ettiğini zannederken, iltifat edilen, kullanılan kelimeye
olumsuz bir mana yüklediği için, sarf edilen sözleri hakaret olarak algılar. Bu
tür anlaşamama durumlarını sık sık yaşarız. Bu yüzden kişilerin kullanılan
kavramlara ne anlam yüklediği çok önemlidir.
Her gün okumak şartıyla bu yaz tatilinde Sözler’in tamamını
bitirecektim. Hemen “Bismillah” deyip başlamalıyım dedim ve daha fazla
beklemeden kitabın kapağını açtım. Ne göreyim, Birinci Söz de “Bismillah” diye
başlamıyor mu?
Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar adlı eserinde 25.Lem’ada hastalara
teselli olacak konuları ele alır. Ve yirmi beş deva sunar. Hasta insanı
psikolojik açıdan rahatlatacak “manevi reçete”lerdir bu devalar. Said Nursi
devaları hastalıkların çeşitlerine göre sunar. Önce teşhisi koyar, sonra
tedaviye başlar. Devaların başlarında yer alan ; “ey biçare hasta!, ey sabırsız
hasta,ey şekvacı (şikayetçi) hasta” şeklindeki hitaplar konulan teşhisleri
gösteren ifadelerdir. Merhemler bu hastalık çeşitlerine göre verilir.
Zor
zamanlarımda Resul-ü Ekrem’in(asm) hayatını tekrar tekrar okuma ihtiyacı
hissederim. Hakikaten de Nebî-i Zîşan’ın(asm) hayatı, yani Siyer-i Nebî hepimiz
için yüzlerce örnekle, belki de yüzbinlerce dersle doludur. Efendimizin
hayatının her safhası bize zor zamanlardan çıkış yolları gösterebilmektedir.
Hatta Muhammed-i Arabî(asm) dünyaya gelmeden önce meydana gelen ve yine
O’nun(asm) ile alakalı olan her olayda bile bu, geçerlidir.
“Demek, bu Arabi Mesnevî mecmuası, Risale-i Nur’un bir nevi
çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir.” (Mukaddeme)
Risale okuyucularının lahikaları okurken gözlerinden kaçmayan bir husus
vardır: Seyda’nın talebeleri okudukları risalelerden aldıkları feyzi, kazandıkları
şevki, samîmane mektuplarla Üstadlarına iletmişler, Üstadımız da bunları zaman
zaman risaleye koymuştur. Örnek olarak Hüsrev (Altınbaşak) Ağabeyimizin “Takdir ve tahsine
çok lâyık olan bu çiçeği kokladıkça, ruhumuzdaki iştiyak yükseldi.” diyerek
övdüğü Emirdağ Çiçeği namındaki 10. Mesele hakkında yazdığı mektubu
gösterebiliriz. Burada, Üstadın; yazılan risalelerin okuyucularda ne tür
etkiler bıraktığını önemsediği sonucunu çıkarsak, yanlış olmaz kanaatindeyim.